18 Kasım 2010 Perşembe

Empire of the Sun (1987)

Savaş filmi denildiğinde çoğumuzun aklına İkinci Dünya Savaşı ile ilgili yapılmış filmler gelir. Bu tip filmlerin büyük bir oranı da Avrupa Kıtası' nda geçer. İşte nedir hepimizin bildikleri bu savaşla ilgili; parmak bıyıklı deli bir diktatör vardır. Kavgası uğruna yarattığı kocaman savaş makinesini Avrupa' nın üzerine salar. Fransa ve İngiltere ise savaşın girdabına çekilirken Amerika da hafiften rengini belli etmeye başlar. Avrupa' da bunlar yaşanırken, dünya savaşı başka coğrafyalarda da kurbanlarını seçmiştir. Rusya düzlüklerinden Moskova' ya, Pasifikte' de Japonya' dan Avustralya' ya kadar her karış toprak ele geçirilmesi gereken bir hedef ve her karış toprak aynı zamanda da savunulması gereken bir mevzi olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı, bu bahsettiğimiz coğrafyalar ve ülkeler üzerinde cereyan etmiştir ve müttefikler tarafından kazanılmıştır. Bütün belgeseller ve tarihçiler de konuyu genel olarak bu şekilde ele alırlar. Ancak kanımca bu büyük savaşı yukarıda bahsettiğim minicik kalıba sığdırmakla hata yapıyorlar. İkinci Dünya Savaşı ne zaman başladı? Bunu hepimiz 01 Eylül 1939 olarak biliyoruz. Alman ordusu Polonya sınırından içeri girer ve işgale başlar. Evet doğru savaş 01 Eylül 1939' da başladı. Ancak Avrupa' daki savaş 01 Eylül 1939' da başladı. Başka nerede savaş vardı ki? İşte bütün tarihçilerin unuttuğu nokta da tam burada. Unutulan bir şehir veya bir eyalet değil. Ne yazık ki kocaman bir ülke. Neresi mi? Çin. Kısaca bahsetmek gerekirse, Japon İmparatorluğu kauçuk hammaddesinin teminini garanti edebilmek adına 1937 senesinde Çin' i işgal etmeye başladı. Japon ordusu bölgenin en güçlü ordusuydu. Çinlilerin kaçmaktan ve teslim olmaktan başka seçenekleri yoktu. Şimdi tekrar sormak istiyorum sorumu. İkinci Dünya Savaşı ne zaman başladı? Bence 1937' de başladı. Dünya savaşı sadece Avrupa Kıtası' nda mı sürdü? Tabiki hayır. Zaten ismi üzerinde "Dünya Savaşı". Peki bu uğurda ilk kurşun ne zaman ve nerede sıkıldı? 1937' de Çin topraklarında işgalci Japon ordusu tarafından sıkıldı. O zaman kim ne derse desin benim için bu savaş 1937' de başlamıştır. İşte bu bloğun konusu olan Empire of the Sun (1987) filmi de gözlerimizi bu unutulmaya yüz tutmuş savaşa çevirmemizi sağlıyor. Çin - Japon Savaşına.

Empire of the Sun (1987)

Sene 1941, Japon İmparatorluğu ve Çin yaklaşık dört senedir savaşın pençesindedir. Japon işgal ordusu kırsal kesimin büyük çoğunluğunu ve birkçok kasaba ile şehirin kontrolünü eline geçirmiştir. Shanghai' da ise, uluslararası yerleşim bölgesinin diplomatik güvenliği ile koruma altında bulunan, binlerce batılı, kendi ana vatanlarındakine benzer hayat tarzlarından ödün vermeden yaşamlarını sürdürmektedir. İngilizlerin 19' uncu yüzyılda gelip bölgeye yerleşmesi ile başlayan batılı istilası Shanghai' ın bir bölümünü yabancılaştırmış, batılıların İngiliz tarzı oteller, bankalar, ofisler, kliseler ve evler yapmaları ile adeta yabancı bir görünüm kazanmıştır. Ancak zamanları azalmaktadır. Uluslararası yerleşim bölgesinin dışarısında Japonlar mevzilenmiş beklemektedir. Tabiki Pearl Harbour baskını için. Bu baskınla beraber Shanghai' daki binlerce batılı Japon ordusu tarafından esir alınır ve toplama kamplarına götürlürler.

Shanghai' daki Yabancı Yerleşim Bölgesi

Şavaş filmleri genelde bayan izleyiciye hitab etmez. Tank, top, tüfek, çatlama ve patlamalar, bütün bunlar çoğu bayan izleyiciyi sıkılgan bir duruma doğru sürükler. Bunun sebebi genelde bütün bu tarz filmlerin, savaşı askerlerin gözünden biz izleyiciye aktarmasıdır. Empire of the Sun alışılmışın tersine savaşı bizlere askerlerin değil, sivillerin gözünden anlatıyor. Bunun en büyük nedeni de savaşlarda en büyük acıyı ve yıkımı sivillerin yaşaması. İşte bu sebepten dolayı iddia ediyorum ki erkek izleyiciler kadar bayan izleyiciler de bu filmi büyük beğeni ile izleyecekler. J.G. Ballard' ın aynı adlı, yarı biyografik romanından beyaz perdeye, gösterişli yapımların usta yönetmeni Steven Spielberg tarafından aktarılan filmin başrollerini Christian Bale ve John Malkovich paylaşmakta.  

Empire of the Sun - Roman

Film, Shanghai' ın uluslararası yerleşim bölgesinde yaşayan ve aristokrat bir ailenin tek erkek çocuğu olan Jamie 'Jim' Graham (Christian Bale)' ın hayatını konu almakta. Jim, koruma altındaki bölgede dış dünyada neler olduğundan habersiz ailesi ile birlikte rahat bir yaşam sürmektedir. 1941 Pearl Harbour baskınını takiben Japon ordusu tarafından işgal edilmeye başlanan ulusararası yerleşim bölgesindeki batılı nüfus, panik ve kargaşa içerisinde ülkeden kaçmaya çalışır. Bu kargaşa sırasında ailesinden kopup kalabalık içerisinde kaybolan Jim, hiç de alışık olmadığı Shanghai sokaklarında çaresiz kalır. Bu sırada Amerikalı bir denizci olan Basie (John Malkovich) ile yolları kesişir. İkisi birlikte Japon askerleri tarafından esir alınır ve Soochow Creek toplama kampına götürülürler.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Empire of the Sun' ın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenen Steven Spielberg' in sayısız yapımcılık ve yönetmenlik deneyimi olduğunu hatırlatmama gerek yoktur sanırım. Kuşkusuz sinema tarihinin en etkili ve sözü geçen yönetmenlerinden biri ile karşı karşıyayız. Bu incelemede Steven' ın yapımcı kimliğini bir kenara bırakıp sadece yönetmenliğinden bahsetmeyi uygun görüyorum. Yönetmenlik kariyerine, hepimizin müziğini çok iyi bildiği ve denizlerde terör estiren bir büyük beyaz köpekbalığını konu alan Jaws (1975) filmi ile başlayan Steven, bu film ile yakaladığı yükselişi, dünya dışından canlıların insanlarla temasa geçme fenomeni ile ilgili olan Close Encounters of the Third Kind (1977) filmi ile pekiştirir. 1980' lere gelindiğinde tüm dünyanın bildiği bir yönetmendir ve serisini, elinde kamçısı ile hazine peşinde koşan Indiana Jones filmi Raiders of the Lost Ark (1981) ve dünya dışı şirin bir yaratığın yanlışlıkla dünyaya gelmesini konu alan, E.T.: The Extra-Terrestrial (1982) filmleri ile sürdürür. Bütün bu filmlerden elde ettiği deneyimini 1987 senesine gelindiğinde Empire of the Sun için kullanıcaktır. Spielberg' in bu filmden sonraki yönetmenlik deneyimlerinden ise bir başka Spielberg filminin bloğunu yazarken bahsetmek istiyorum.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale, Steven Spielberg ve John Malkovich

Empire of the Sun' ı izlerken Spielberg' in adeta filme elleri ile şekil verdiği hissine kapılıyorsunuz. Shanghai sokaklarının kusursuz bir şekilde elli sene geriye götürülmesi, binlerce figüranın tek tek giydirilerek büyük başarı ile işgal altında kaçışan bir halkı canlandırması ve tabi Steven' a özel duygu yüklü, çaresizlik ve keder sahnelerin beyaz perdeye mükemmel saflıkta aktarılması. Bütün bunlar filmi birkaç basamak daha yukarıya taşımaya yardımcı olan unsurlar.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale ve Steven Spielberg

Filmde Jim rolü ile karşımıza, son yıllarda beğeni ile izlediğimiz, Christian Bale çıkıyor. Empire of the Sun çekilirken henüz 13 yaşında olmasına rağmen son derece başarılı bir oyunculuk sergileyen Christian' ın, bu performası ile "Olağanüstü Genç Aktör Performansı" ödülüne layık görüldüğünü öğrendiğimde açıkcası şaşıramadım. Christian' ın oyunculuğu ve Steven' ın bakış açısı ile Jim Graham karakteri bütün filmi başarı ile domine ediyor. Ünlü oyuncunun en başarılı filmleri arasında, geceleri suçluları yarasa gibi avlayan bir süper kahramanı canlandırdığı Batman Begins (2005) ve The Dark Knight (2008) yer almakta.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Biraz Jim karakterinden bahsetmek gerekirse; içerisinde yaşadığı şehrin gerçeklerinden uzak tutularak yetiştirilen ve tamamen İngiliz aristokrasisi ile büyüyen çocuk doğu kültürüne son derece yabancı kalmış. Bu kültür yabancılaşmasından dolayı evinden çıkıp, dış dünya ile karşı karşıya kaldığında çevresinden korkan ve anlam veremeyen ifadeler ile etrafında olup biten gerçekleri gözlemleyen küçük bir çocuk olmaktan kaçamıyor. Tam da bu noktada ufak bir yansıtma yapmak istiyorum. Bugün hepimiz biraz Jim gibi değil miyiz? Haddinden büyük bu şehrin içerisinde belirli bi kültürle yetiştirilip, hayatlarımızın büyük bölümünü kendi kendimize yarattığımız küçük İstanbul' cuklarda geçirmiyor muyuz? Bizler de kabuklarımızdan çıkıp uzak semtlere gittiğimizde bir çeşit minik kültür çatışması ve hatta kültür şokcukları ile karşı karşıya kalmıyor muyuz?

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Bu küçük ingiliz çocuk, aynı zamanda uçaklara ilgi duymakta. Özellikle savaş uçaklarına meraklı olan Jim' in odası uçak maketleri ile dolu. Onun için hobi olan uçak sevgisi, savaşın kendilerine gelmesi sonucu gökyüzünde belirmeye başlayan gerçek ve gürültülü savaş uçakları ile saplantıya dönüşüyor. Filmin başlarında kudretli Japon ordusunu destekleyen ve Japon ordusunun ünlü Zero Fighter uçaklarına hayranlık duyan Jim, savaşın sonlarına doğru Amerikan uçaklarını daha çok beğenmeye başlar. 1945 senesinde gelindiğinde, Amerikan P-51 Mustang' lerinin Japon uçaklarına karşı elde ettikleri üstünlük bu beğeni değişiminin en büyük nedenlerinden biridir.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Empire of the Sun' ın bir diğer baş rol oyuncusu ise Basie karakteri ile John Malkovich. Bu filmde John' un yeteneğini ilk kez bu denli başarı ile sergilediğini görüyoruz. İlerleyen yıllarda Hollywood' un asi oyuncularından biri haline gelecek olan John' un diğer bilinen filmleri arasında, entrikalarla dolu bir baştan çıkarma oyunu olan Dangerous Liaisons (1988), ülkedeki krizde gezinen ve daha iyi bir yaşam hayal eden iki kafadarın hikayesini anlatan Of Mice and Men (1992) ve tabiki Being John Malkovich (1999) dikkatlerden kaçmamalıdır.

Empire of the Sun (1987) - John Malkovich ve Christian Bale

Filmin çekildiği Shanghai ise savaştan önce doğunun Paris' i olarak biliniyordu. Yabancı nüfusun egzotik yaşam tarzı da bu imaja katkıda bulunuyordu. Şehirin savaş döneminde son derece çeşitli bir nüfusa sahip olması ve zengin batılıların fakir doğululardan çok farklı bir hayat yaşaması, filmi son derece başarılı bir izolasyon örneği yapıyor.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

En Beğendiğim Alıntı:

Jim: I learned a new word today...Atom Bomb...It was like a white light in the sky...Like God taking a photograph...I saw it.



Empire of the Sun (1987) - Christian Bale


Etkileyici:

Jim' in uçak sevgisini belirginleştirmek için filmde dönemin gerçek savaş uçakları kullanılmış. Bu uçakları desteklemek ve zenginleştirmek için de 1/3 oranında küçültülmüş model uçaklardan yararlanılmış. Model olmalarına rağmen tam donanımlı, orjinalina sadık kalınarak yapılmış her uçak uzaktan kumanda ile kontol edilebiliyormuş. Beş buçuk metrelik kanat genişliğine sahip model uçakların pervanelerinde ise motorbisiklet motoru kullanılmış. Uçaklar, sinema tarihinde bir film için yapılmış en büyük model uçaklar olarak biliniyor.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Bir diğer etkileyici ayrıntı ise, filmde gördüğünüz bütün askerler gerçekte de Çin ordusuna mensup askerler. Çin ordusu tarafından film çekimlerini desteklemek için Spielberg' in komutasına verilen bir tabur asker son derece gerçekci bir görüntü sergiliyor.

Empire of the Sun (1987) - Filmde kullanılan gerçek askerler

İronik:

Filmin başında Jim kliseden eve gelirken evinin önünde Çinli, yaşlı bir dilenciye rastlar. Dilenci duvar dibine oturmuş elindeki boş teneke kutuyu kaldırıma vurup ses çıkararak sadaka dilenmektedir. Jim, yaşlı dilencinin yakarışlarına şaşkın bakışlarla karşılık verir. Ortalara doğru geldiğimizde ise, toplama kampında Japonlar tarafından tutsak edilen, İngiliz ve Amerikalı' ları ellerindeki boş teneke kaplar ve kaşıkları birbirine vurmak sureti ile açlıklarını dile getirirken görürüz.


Empire of the Sun (1987) - Çinli dilenci ve tutsak batılılar

Dokundurmaca:

İzlerken dikkatimi çeken iki ayrıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisi, filmin henüz başlarında Jim' i eve dönerken arabanın arka koltuğunda çizgi roman okurken görürüz. Okuduğu çizgi roman Atomic Avenue' ya ait Wings Comics' dir. 1940' lı senelerin, savaş pilotları ile ilgili çok sevilen çizgi romanlarından biri. Jim' in okuduğu, Mart ayına ait 67 inci sayı.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

İkinci ayrıntı ise yine filmin başlarında Jim ailesi ile birlikte arabada giderken gözüme takılan bir kare. Arabanın yanından hızla geçen iki adamın kollarında Nazi partisine ait bantlar taşıyo olmaları. Acaba bay Spielberg bizlere, Nazi Almanya' sının etkilerinin taa Çin' e kadar uzandığını bir kere daha hatırlatmak ihtiyacını niye hissetti diye sormadan edemedim açıkcası.

Empire of the Sun (1987) - Nazi armalı Çinliler

Çin Halk Cumhuriyeti' nde çekilmiş ilk büyük Hollywood stüdyosu yapımı olarak 1987 National Board of Review' ın En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini alan Empire of the Sun, Shanghai sokaklarında doğu ile batı ve geçmiş ile bugün arasında adeta bir köprü kuruyor.Bu enerjiden güç alan Steven Spielberg de bizlere savaşın, ufak bir çocuğu yetişkin bir adama dönüştürüşünün çarpıcı hikayesini başarı ile aktrıyor. Severek izleyeceğiniz ve arşivinizde yer alması gerektiğine inandığım bir film.

Benim Notum:    8.2 / 10

İyi Seyirler,

Rabarbacı


9 Kasım 2010 Salı

Panic Room (2002)

Kendini metropol zannedip de, sınırları içerisindeki bilinçsiz nüfus patlaması haricinde, aslında metropol olmanın gerektirdiği özelliklerin ne yazık ki hiçbirini bulundurmayan bir şehir burası. Evet evet doğru bildiniz. İstanbul'dan bahsediyorum. Bir çoğumuzu güzeller güzeli boğaz manzarası ile hipnotize edip, eksikliklerini göz ardı ederek içinde yaşamayı sürdürmemizi sağlayan şehir.

Muhakkak farketmişsinizdir. Son birkaç sene içerisinde bu şehirin sokakları artık eskisi gibi değil. Her köşeye bir direk dikilmiş. Peki nedir bu sokağını aydınlatmayan direkler? Bu direkler sözüm ona, bizlerin güvenliği için konulmuş kameralar. İzliyorlar, yüzümüze netleyebiliyorlar, fotoğrafımızı çekiyorlar, fişliyorlar, her an her yerde, gece gündüz demeden sokakta ki herşeyden haberdar oluyorlar. Güvenliğimizin temini bununla da sınırlı kalmıyor. Kapatıp cebinize koyduğunuz telefonunuz bile, pilini çıkarmadığınız sürece, uzaktan aktif hale getirilip bir dinleme aygıtına dönüşebiliyor. Merak etmeyin. Bütün bunlar bizim güvenliğimiz için. Yerseniz tabi.

Güvenlik veya kendini güvende hissetmek, insanın en temel birkaç gereksinimden biridir. Maslow' un üçgenine göre ise, fiziksel gereksinimlerden sonraki en önemli ihtiyaçtır. İnsan, ancak kendini güvende hissedebildiğinde diğer ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanabilir. Peki İstanbul sokakları güvenli mi? Geçtiğimiz pazar günü bu sorunun cevabı, acı bir gerçek gibi, bir kere daha gözler önüne serildi. Taksim Meydanı' nda konuşlanmış çevik kuvvet polis noktasına, sabah saatlerinde, üzerindeki patlayıcı düzenek ile ulaşan bir terörist ve onlarca sivil, polis yaralı. Bu çarpıcı örnekten de anlaşıldığı üzere, eğer bir insan amacı uğruna birçok şeyden vazgeçebiliyorsa, hatta ve hatta ölmeyi bile göze alabiliyorsa işte o zaman o insanın amacına ulaşmasını engelleyebilecek güvenlik önlemlerinin hiçbir önemi kalmıyor.

Sokaklar herkes için ortak kullanım alanı olduğundan güvenliğın sağlanması evlere göre daha zor. Evimize geldiğimizde hangimiz kapıdan girerken, evim güzel evim, diye içinden geçirmiyor. Hepimiz için evi özel ve bir o kadar da mahremdir. Peki güvenli midir? Gece başınızı yastığa koyup gözlerinizi kapattığınızda salondan gelen bir tıkırtı ile açmayacağınızı kim garanti ediyor? Günümüzde, işsizlik oranındaki aşırı artışın getirdiği, vasıflı hırsız enflasyonu ve üstüne üstlük bu hırsızların da bir çoğunun gözünün kara olması işi daha da ürkütücü bir hale getirmekte. Kapı altından gaz verip uyanmamanızı sağlamaklar, uyandığınızda ise sizin evinizde sizden daha rahat tavırlarla etrafı kurcalıyor olmaları ve karşı karşıya kaldığınızda yüzünüze çekilen bilimum çeşit silah. Bütün bu ihtimaller evimizde de her zaman güvende olamayabileceğimiz düşüncesini tetikliyor.

İnsan terörü; insanlığın başlangıcından beri var.  Bundan korunmak için insanlar kendilerini mağaralara saklamışlar, taştan duvarlar yapmışlar, kaleler inşa etmişler, üşenmemişler Çin Seddini yapmışlar, yer altına tüneller kazmışlar ve 20. yüzyılın başlarında büyük Dünya savaşları ile birlikte betondan bomba sığınakları (bomb shelter) inşa etmişler. Savaşlar sona erdiğinde bu bomba sığınakları yerini fırtına ve deprem sığınaklarına devretmiş. Günümüzde ise önemli insanlar güvenliklerini temin etmek adına "Durum Odası" (Situation Room) diye adlandırılan özel odalar yaptırmaya başladılar. Bu odalardan en çarpıcı olanı şu an A.B.D.'de Beyaz Saray' ın bodrum katında son teknoloji ile donatılmış bir şekilde hazır bekliyor. Bu odanın daha küçük ölçekli olanlarına ise panik odası (panic room) deniyor.

Panic Room filminde karşımıza çıkan sığınak, dört çelik duvara, normal telefon hattından bağımsız bir telefon hattına, bağımsız bir havalandırma sistemine ve evin her köşesini gören bir gözetleme sistemine sahip.

 The Panic Room (2002)
 

The Panic Room (2002)

Eşinden boşanan Meg Altman (Jodie Foster) ve kızı Sarah (Kristen Stewart) New York' daki yeni evlerine taşınırlar. Sıradan evlerin aksine evin içerisinde, eski sahibi tarafından özel olarak yaptırılmış, bir panik odası bulunmaktadır. Anne kız bu odaya ne kadar erken ihtiyaç duyucaklarından habersiz, uykuya dalarlar. Gecenin bir yarısında üç adamın eve girmesiyle uyanan Meg ve Sarah panik odasına sığınır. Ancak bilmedikleri birşey vardır. Bu üç adamın da istedikleri, panik odasının içindedir ve amaçlarına ulaşmak için herşeyi göze almışlardır.

Yönetmenliğini David Fincher' ın üstlendiği ve baş rollerini Jodie Foster (Meg Altman), Kristen Stewart (Sarah Altman) ve Forest Whitaker (Burnham)' ın paylaştığı film gerilim türünün başarılı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ünlü yönetmenin bizzat "En iyi filmim değil, bunu öylesine çektik" şeklindeki açıklamasına rağmen, film başından sonuna heycan dolu ve temposunu yitirmiyor. Yönetmen koltuğunda David Fincher olup da beklentileri karşılamayan bir film var mıdır acaba diye bir an düşünmeden edemedim açıkcası. David' in en başarılı filmleri arasında Seven (1995), The Game (1997), Fight Club (1999) ve The Curious Case of Benjamin Button (2008) gibi defalarca izleseniz de keyif alacağınız filmler bulunmakta. Fincher tarzı etkileyici çekim tekniklerini Panic Room' da da görmekteyiz. Örneğin; filmde yer alan anathar deliği sahnesi, havalandırma içerisinde gezinen kamera ve evin katları arasında yapılan geçişler filmi sıradanlıktan uzak tutmaya yetiyor.  David filme adeta imzasını atmış ve ortaya çekildiği seneye göre görsel olarak başarılı bir film çıkmış.

Panic Room (2002) - Jared Leto, Jodie Foster ve Kristen Stewart

Filmde Meg Altman' ı canlandıran Jodie Foster' ın filme dahil olma hikayesini de sizinle paylaşmak istiyorum. Meg rolü için David ilk önce ünlü aktrist Nichole Kidman ile anlaşmış. Nichole ile çekimlere başlayan David yaklaşık üç hafta kadar sonra sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalan Nichole' un yerine Jodie Foster' a teklif götürmüş. Jodie; Meg rolünü kabul etmek için Cannes Film Festivali' ndeki jüri üyeliği görevinden vazgeçmiş ve bu role sadece bir haftada hazırlanmış. Filmin çekimlerinin ortasına gelindiğinde ise beklenmedik bir şekilde Jodie hamile kalmış ve filmin geri kalan çekimlerini hamile olarak tamamlamış. Rolüne sadece bir hafta hazırlanabilen ve projenin yarısında hamile kalan bir oyuncu için son derece başarılı performans sergilediğini de belirtmek istiyorum. Açıkcası bu davranışı, cesareti ve performansı için benden Jodie' ye kocaman bir yıldızlı pekiyi. Jodie' nin diğer adından söz ettiren filmleri arasında, The Silence of the Lambs (1991), Nell (1994) ve Inside Man (2006) bulunmakta.

The Panic Room (2002) - Jodie Foster

1990 doğumlu Kristen Stewart (Sarah) ise, henüz daha kariyerinin başında taze bir oyuncu. Panic Room ve Into the Wild (2007) filmleri ile adını duymaya başladığımız Kristen kariyerine, gençlerin beğeni ve hayranlıkla takip ettiği, bizlerin de bu saplantıya bir türlü akıl sır erdiremediğimiz, Twilight (2008) ve serisi ile devam etmekte. 

Panic Room (2002) - Kristen Stewart ve Jodie Foster

Eve girenlerden biri olarak karşımıza çıkan Forest Whitaker için de yorum yapmam gerekirse, The Last King of Scotland (2006) daki Idi Amin rolü ile 2007 senesinde Oscar' ı kucaklamış olmasına rağmen, oyunculuğunun yeterince etkili olduğunu ve farklılıklar sergilediğini düşünmüyorum. Bu da bence neden diğer oynadığı bütün filmlerde ikincil roller üstlendiğinin sebebi olabilir.

Panic Room (2002) - Jared Leto ve Forest Whitaker

İncelemenin sonuna doğru yaklaşırken filmle ilgili kayda değer olduğunu düşündüğüm birkaç bilgi vermek istiyorum. İtiraf ediyorum ki beni en çok şaşırtan başlangıç jeneriği ile ilgili olandı. Panic Room sinema tarihinin en pahalı ikinci başlangıç jeneriğine sahip. Jenerik üzerinde yaklaşık bir sene kadar çalışılmış ve bunun sonucu olarak ortaya gerçekten defalarca izlenmeye değer bir jenerik çıkmış. Sinema tarihinin en pahalı başlangıç jeneriği, yine bir David Fincher filmi olan, Fight Club (1999). Hatırlayamadınız mı? Edward Norton' un beyninin içinde uzun bir gezintinin sonunda burnundan dışarı çıkarız ve efsane film başlar.

Bir diğer dikkatimi çeken ayrıntı da, Panic Room sinema tarihindeki en kapsamlı görsel ön çalışmaya sahip film. Görsel ön çalışma (previsualization), kısaca bahsetmek gerekirse, storyboard un basitçe bilgisayara aktarılması ve 3D animasyon film haline dönüştürülmesidir.

Panic Room (2002) - Kristen Stewart ve Jodie Foster


En Beğendiğim Alıntı:

Burnham: Well, I spent the last 12 years of my life building these rooms specificly to keep out people like us.
Junior: Ow, It's all so ironic and amusing, okay? Now, how do we get in?
Burnham: We can't...we can't get in the panic room. That's the whole point. We have to get her to come out.

Etkileyici:

Panic Room, açılış ve kapanış sahneleri hariç tamamiyle kapalı stüdyoda çekilmiş. Meg ve Sarah' ın yeni evi dört katlı bir binadır. Ekip bu binayı sıfırdan filmin senaryosuna uygun olarak tasarlamış ve büyük bir hangarın içine bire bir oranda önündeki yol ile birlikte inşa etmiş. Evi tasarlamak 110 sanatçının onbeş haftasını almış ve inşa aşamasında yaklaşık 150 ton çelik kullanılmış. Yağmurlu sahneler için de hangarın tavanı tamamen iklim sistemleri ile donatılmış. 

Film Hatası:

Filmde genel olarak devamlığa önem verilmiş ve hata sayısı oldukça az. Benim gözüme çarpan en belirgin hata; filmin başlarında Sarah' ı annesi ile birlikte mutfakta pizza yerken ve normal Cola içerken görürüz. Ancak atlanılan bir detay var ki; Sarah şeker hastasıdır ve filmde şeker komasına girmekte. Şeker komasından da ancak gerekli iğneyi olarak kurtulabilmektedir. Bu seviyede şeker hastası olan biri normal Cola yerine diyet Cola içmelidir ve akşam yemeğinde pizza yiyemez çünkü ağır karbonhidrat yüklemesine maruz kalır.

Panic Room (2002) Special Edition
Son olarak şunu unutmamakda fayda olduğuna inanıyorum, insan terörü her zaman, hey yerde karşımıza çıkabilir ve insanlık var olduğu müddetçe de olmaya devam edecek. Sinema ile terörün tek benzer yanı, ikisinin de izleyici için yapılıyor olmasıdır.

Benim notum:    7.4 / 10

İyi Seyirler,

Rabarbacı