20 Aralık 2010 Pazartesi

Dead Calm (1989)

Çocukluğumuzdan beri süre gelmiş ve hala geyik muhabbetine rahatlıkla esin kaynağı olan bir soru ile başlamak istiyorum. Issız bir adaya düşşeniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu? Herkesin o veya bu şekilde bir cevabı mutlaka vardır bu soru için. Kimimiz mantıklı cevaplar verirken, kimimiz komiklik olsun diye enteresan cevaplar verebilmekte.

Gelin bu soruyu biraz modifiye edelim. Okyanusun ortasında bir yelkenlide olsanız yanınızda isteyeceğiniz üç şey ne olurdu? Benim cevabım Dead Calm (1989)' ı izledikten sonra kesinlikle değişti diyebilirim. Merak edenler için söyleyeyim, yanımda isteyeceğim üç şeyi yazımın sonunda sizlerle paylaşıcam. 

Dead Calm (1989)

Küçük oğullarını talihsiz bir trafik kazasında kaybeden Rae (Nichole Kidman) ve John Ingram (Sam Neil) çareyi okyanusta başbaşa bir tekne seyehatine çıkmakta bulurlar. Yolculukları esnasında aşklarını ve hayata olan bağlılıklarını tazelemeye çalışan çift günlerce sakin sularda seyehat eder. Ufukta beliren bir başka yelkenli ile yanlızlıkları sona erer. Esrarengiz yelkenliden ayrılan bir sandal ile gelen davetsiz misafir Hughie (Billy Zane), Ingram çifti için huzurlu bir tatilin sonu olacaktır.

Dead Calm (1963) - Roman

Romandan beyaz perdeye aktarılırken kolu, bacağı, kafası uçurulup da nereye gideceğini bilemeyenlere bir örnek bu film. Charles Williams' ın 1963' de kaleme aldığı aynı adlı romandan esinlenerek beyaz perdeye aktarılan film ne yazık ki romandan bir hayli farklı. Romanda ne arabanın camından uçan çocuk, ne de ölen köpek gibi zorlama gerilimlere ihtiyaç duyulmuş. Filmde ise hikayenin akışı ve senaryonun detaylandırılması tam anlamıyla bir zincirleme reaksiyon gibi olmak durumunda kalmış. Her türlü kazanın ve aksiliğin bir diğerini tetiklemek gibi kutsal bir görevi mevcut. İster istemez bu durum izleyiciyi rahatsız ediyor. Rahatsız etmekle de kalmıyor, hikayenin hatalarını, birilerinin biraz daha fazla çaba harcayarak bir şekilde kapatması gerekiyor ki film izlenebilir bir boyut kazansın. İşte tam da bu noktada Dead Calm' ın yönetmen koltuğunda oturan Phillip Noyce devreye giriyor.

Phillip Noyce

Phillip için ilk söylemek istediğim, futboldan pek anlamam ama, bu filmde izlediğim çekim tarzı ile kendisi bana İngiliz futbolunu anımsattı. Kısa, etkili ve seri paslar yaparmış gibi sahneler oluşturmak ve bunları kullanarak hedefe doğru yol almak. Filmin konusu gereği, daracık bir alanda (yelkenli) mümkün olabilecek en etkili şekilde çekim yapabilmek ve izleyiciye maksimum gerilim duygusunu yansıtmak da lazım. Başarmış! Filmin hikayesi ne kadar açıklarla dolu olursa olsun bir şekilde beni ekran karşısında tutmayı becerdi ve filmi izlerken de bir kere olsun sıkıldığımı düşünmedim. Her sahnede terör yaratabilme yeteneğine sahip, yarattığı terörlerin arasını da Pasifik Okyanusu' nun eşsiz manzarasını kullanarak görsellik ile süsleyen bir yönetmen ile karşı karşıyayız.

Dead Calm (1989)

Ünlü yönetmenin Dead Calm' da yaratmaya çalıştığı temel görünüm, uçsuz bucaksız okyanusun ortasındaki iki yelkenlinin birbirlerini sorunlar girdabına doğru çekmesiydi. Yelkenlilerin uzak plan çekimleri ile bu görünüm desteklenirken, diğer bir yandan da izleyicide dışarıdan herhangi bir yardımın gelmeyeceği ve karakterlerin kendi kaderlerini belirlemek durumunda kalacağı anlatılmak istenmiş. Noyce, ayrıca bu filmi çekerken Hitchcock' dan esinlenmiş, hatta çekimlerden evvel Hitchcock' un Notorious (1946) filmini izlemiş ve seyirci üzerinde huzursuzluk duygusunu oluşturmak için bu filmin çekim tekniklerinden faydalanmış. Ünlü yönetmen için çıkış niteliği taşıyan bu filmi takiben Noyce; Harrison Ford' un büyük başarı ile bir CIA analistini canlandırdığı Patriot Games (1992) ve Clear and Present Danger (1994) ikilemesi, seri bir katilin peşinden koşan dedektiflerin mücadelesini anlatan The Bone Collector (1999) ve yine bir CIA ajanının kendini aklamak uğruna verdiği savaşı konu alan Salt (2010) filmlerinin yönetmenliğini üstlendi.

Dead Calm (1989) - Sam Neil

Farkına varmadan ağzımdan dökülüverdi, "inanılmaz güzelsin". İtiraf ediyorum; annemin beni elimden tutup, Osmanbey' deki Kent Sineması' na götürdüğü çocukluk yıllarımdan beri Nichole Kidman' a hayranım. Hemen üzerine bir itiraf daha, Dead Calm' ı hiçbir beklentim olmadan sadece Nichole için izledim. Belki de filmi şu an yerden yere vuramamamın nedeni hiç beklentimin olmaması olabilir. Filmin görselliğinin önüne geçmiş bir güzellik var karşınızda. Henüz daha yirmi yaşındayken canlandırdığı Rae Ingram rolü ile kariyerinin önü açılmış ve genç Nichole güzelliği ile beyaz perdeye bakanları büyüleyerek bugün bildiğimiz Nichole Kidman oluvermiş. Bebeksi yüzü, duru cildi, güzel fiziği ve sizi delip geçen, hatta arkanızdaki adamı da delip geçen, mavi gözleri ile Nichole arananlar listesinin hep en üst sıralarında olmayı başarmış bir oyuncu. Ancak bunun bir de negatif tarafı var. Güzelliğinin daima oyunculuğunun önüne geçmesini engelleyememesi. Sinema sektöründeki bazı erkek ve kadın oyuncular ne yazık ki oyunculuklarından ziyade dış görünüşleri ile baş rolleri kaparlar. Bu durum tabiki onların kötü oyuncu olduklarını göstermez. Sadece çok güzel olduklarını ve bu güzelliklerini kariyerlerinin basamaklarını tırmanırken ön planda tuttuklarını gösterir.

Dead Calm (1989) - Nichole Kidman

Hikayenin zayıflığını, Noyce' un çekim stilinin yanı sıra Nichole' un oyunculuğu da telafi ediyor ve filmi izlenebilir boyutun biraz daha üzerine çıkartıyor. Nichole için rahatlıkla filmi sırtlamış götürmüş diyebiliriz. Genç yaşına rağmen filmi çekip çeviren, ufacık yelkenlinin içerisinde izleyiciye üzüntü, dram, merak, endişhe, mutluluk, kovalamaca, tuzak kurma, aldatma, erotizm, kavga gibi onlarca duygu ve durumu gösterebilen bir Nichole var karşımızda. Güzel yıldızın; kabuslar gören, ağlayan, sakinleştirici ilaçlar alan, hassas ve kocasının korumasına ihtiyaç duyan bir kadından, dayanıklı, kurnaz, hırslı ve seksi bir savaşcıya dönüştüğünü görmekteyiz. Dead Calm ile yıldızı parlayan Nichole Kidman' ın diğer göz kamaştırdığı filmleri arasında, New York' lu bir doktorun aldatmayı göze aldığı güzel eşini canlandırdığı Eyes Wide Shut (1999), günümüz sinemasının gördüğü en güzel müzikallerden biri olan Moulin Rouge! (2001) ve sivil savaş zamanında sevgilisinin cepheden geri dönmesini bekleyen ve büyük bir çiftliği tek başına idare etmeye çalışan taşralı bir güzeli oynadığı Cold Mountain (2003) sayılabilir. Belirtmek isterim ki bence Cold Mountain, Nichole' un en iyi performansını sergilediği filmdi.

Dead Calm (1989)

Filmde Nichole Kidman' a John Ingram rolünde Sam Neil eşlik ediyor. Sam yılların deneyimi ile her zamanki gibi yine kendinden beklenilen oyunculuğu sergiliyor. Keskin yan bakışları, ağır başlı tavırları ve arada sırada bizlerden esirgemediği sırıtışı ile Sam Neil her zaman bildiğimiz aynı Sam. Usta oyuncunun rol aldığı birçok filmin arasından öne çıkanlar tabiki, bizleri dinazorlar aleminde bir maceraya sürükleyen Jurassic Park (1993) ve Jurassic Park III (2001). Bir de Sam ile ilgili son olarak, bahsetmeden geçmek istemediğim, 2011' in ikinci yarısında izleyici ile buluşacak olan ve dünyada son kalan Tazmanya Canavarının peşinden giden bir avcıyı konu alan, The Hunter (2011) filmini sabırsızlık ile bekliyorum.

Dead Calm (1989) - Sam Neil

Ingram ailesinin Pasifik' te huzur arayışını bir anda cehenneme çeviren, dengesiz ve pisikopat Hughie Warriner rolünde Billy Zane karşımıza çıkıyor. Her an ne yapacağını kestiremediğiniz ve bir an evvel kurtulmak isteyeceğiniz tarz bir karakter. Filmin hikayesindeki dengesizlikler de işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Rea' nin eline birçok defa Hughie' den kurtulma fırsatı geçiyor ancak nedendir bilinmez, elindeki mutfak bıçağını herifin sırtına saplamayı veya ellerini ayaklarını bağlamak yerine neden denize atmayı akıl edemediğini bir türlü anlayamıyorum. Üstelik kanımca Hughie pisikopat davranışları ile ölmeyi gerçekten de hak ediyorken. Ancak bu pisikopat çocuktan hiç beklenmedik sözler de duyabiliyorsunuz. Mesela, Billy Zane' in Nichole Kidman' a rol icabı söylediği bir iki cümle var ki altına hiç düşünmeden imzamı atarım. "Yüzünün beni büyülediğini söylemeliyim. Seksen yaşına geldiğinde bile hala çok güzel bir kadın olacaksın." Gözümüzün Billy Zane' e aşina olduğu diğer filmler arasında, on kaplan gücünde olan bir süper kahramanı oynadığı The Phantom (1996) ve çıktıkları gemi seyehatinde nişanlısını genç bir adama kaptıran kötü kalpli zengin adamı canlandırdığı Titanic (1997)' i söyleyebiliriz.

Dead Calm (1989) - Billy Zane

Yazımın sonuna doğru gelirken bilmenizi isterim ki, Dead Calm aynı adlı romandan uyarlanan ilk film değil. 1963' de yayınlanan Dead Calm romanından esinlenen Orson Welles, 1970' de romanın adını The Deep (1970) olarak değiştirir ve hikayeyi beyaz perdeye aktarmak için çekimlere başlar. Filmin çekimleri duraksamalarla devam etmektedir. 1973 senesine gelindiğinde Hughie karakterini oynayan aktör Laurence Harvey' in vefatı ile çekimler sona erer ve proje rafa kaldırılır. Orson Welles' in romandan bizzat uyarladığı ve kaleme aldığı senaryo eminim ki orjinaline daha sadıktı. İzleyebilmeyi çok isterdim.

Dead Calm (1989) - Nichole Kidman

En Sevdiğim Alıntı:

Hughie:     You know i was watching you when you were sleeping...and i gotta tell you that your face fascinates me. Yeah, even when you' re 80, Rae, you' ll still be a beautiful woman.

Dead Calm (1989) - Nichole Kidman

Benzerlik:

Bu seferki benzerlik filmin kendine ait değil. Blogda Phillip Noyce ile ilgili paragrafı yazıyordum ki birden gözümün önünde beliriverdi. Yönetmen Phillip Noyce aşırı derecede Star Wars II ve III' te karşımıza çıkan kötü karakter Count Dooku' ya benziyor. Ben ikisini yan yana getirdim. Buyrun bir de siz bakın.

Phillip Noyce & Count Dooku

Film Hatası:

John; su almakta olan ve motoru çalışmayan yelkenlide mahsur kalmıştır. Hasarı incelemek için deniz gözlüğü ile su dolu gövdenin içine dalar. O su altında etrafa bakınırken inanılmaz bariz bir şekilde deniz gözlüğünün içindeki su seviyesi değişmektedir. İlk başta gözlüğün içi yarısına kadar su ile doluyken, bir sahne sonra, heralde Sam Neil gözüne gelen sudan rahatsız olmuş olacak ki, gözlüğün içindeki su ortadan kaybolmuş. Kameranın objektifinde sadece Sam' in gözlük takmış kafası varken bu kadar bariz bir hatayı nasıl olur da görmezler veya görmezden gelirler aklım almadı açıkcası.

Dead Calm (1989)

Son olarak eğer siz de benim gibi Nichole Kidman' a hayransanız yada deniz seyehati ve yelkenlileri seviyorsanız o zaman bu film kesinlikle sizi fazlası ile tatmin edecektir. Bunun haricinde film için izleyiciyi sıkmayan, sürükleyici ve birden fazla kere rahatlıkla izlenebilir diyebilirim. Az kalsın unutuyordum. Yazımın başında söz verdiğim gibi, okyanusun ortasında bir yelkenlide tek başıma kalsam yanımda isteyeceğim üç şey kesinlikle, Nichole! Nichole! Nichole! olurdu.

Benim Notum:    6.5 / 10

İyi Seyirler,

Cihat Özkan

3 Aralık 2010 Cuma

Cross of Iron (1977)

1941 senesinin ilk yarısı sona ermek üzereyken Avrupa' nın tamamı savaşın pençesindeydi. Sovyetler Birliği ile göstermelik bir anlaşma imzalayan Hitler, Polonya' yı Ruslar ile paylaşmış ve ordularını gönül rahatlığı ile Fransa üzerine salmıştı. Fransa da işgal edilince sıra İngiltere ve tabiki geçici olarak el sıkıştığı Sovyetler Birliğine gelecekti. İngilizlerin kararlı direnişi ile karşı karşıya kalan Hitler, bu sefer gözünü, daha kolay bir hedef olarak gördüğü, Sovyetler Birliği' ne dikti. Hitler' in, Stalin ile Polonya' yı yarı yarıya paylaşmayı kabul etmesinin gizli bir sebebi vardı. Almanya ile Sovyet Rusya arasında ortak bir sınır oluşturabilme çabası. Böylece yıldırım takdiği ile savaşan Alman panzerleri sorunsuzca ve hızla Rus steplerinde ilerleyecekti.

Tarihler 22 Haziran 1941 gününü gösterdiğinde yaklaşık 4.5 milyon Alman askeri 2900 Km' lik bir hat boyunca hızla ilerleyerek Sovyet topraklarını işgal etmeye başladı. Bu istilanın adı dokümanlara "Barbarossa Operasyonu" olarak kaydedildi ve Barbarossa, insan gücü ve kayıplar bakımından tarihin en büyük askeri operasyonu olarak hala akıllardaki yerini korumaktadır. Almanlar çok kısa sürede Ukrayna topraklarının tamamını işgal ettiler ve Rusya içlerine doğru ilerleyişlerini sürdürdüler. Barbarossa operasyonunda Alman ve Rus birliklerinin karşı karşıya kaldığı her bölge, her alan ve her karış toprak tarihin en kanlı mücadelelerine ev sahipliği yaptı. Moskova' nın dış mahallelerine kadar ilerlemeyi başaran Alman ordusu Ruslar' ın güçlü direnişi sayesinde hiç bir zaman şehri ele geçirmeyi başaramadı ve 1941 senesinin sonuna gelindiğinde Almanlar Rus saldırıları karşısında düzenli olarak geri çekilmeye başladı.

Yine bir 2. Dünya Savaş' ı filmi ile karşınızdayım. Evet, farkındayım. Geçen hafta da savaş filmi incelemiştim. Önümde duran onlarca birbirinden farklı film varken şuursuzca elimin bu filme uzanmasının sebepleri var. Öncelikle Cross of Iron (1977) sinema tarihindeki, İngilizce olup da Almanları iyi taraf olarak gösteren tek film olma özelliğini taşıyor.  Bu filmi seçmemdeki bir diğer etken ise, yönetmen ve baş rol oyuncusu ki onlardan yazımın ilerleyen bölümlerinde detaylı söz edeceğim.

Cross of Iron (1977)

1943 senesinin sonları. Alman ordusunun doğudaki ileşleyişi tamamen durmuştur. Yoğun Rus saldırıları karşısında Almanlar düzenli olarak geri çekilmeye çalışmaktadırlar. Ruslar' ın Kafkasya operasyonu ile Alman birlikleri Taman yarımadasını da kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu ölüm kalım savaşında, Rus hatlarının ötesine başarılı operasyonlar düzenleyen asi çavuş Rolf Steiner (James Coburn) ve mangasının, Prusyalı küstah yüzbaşı Hauptmann Stransky (Maximilian Schell)' e karşı verdikleri onur ve hayatta kalma mücadelesinin içerisinde buluyoruz kendimizi. Yüzbaşı Stransky aristokrat bir aileden gelmektedir. Savaştan sonra ailesinin yanına gururla dönebilmesi için en yüksek kahramanlık madalyası olan Demir Haç nişanı ile ödüllendirilmesi gerektiğine inanmaktadır ve bu uğurda da yapmayacağı çok az şey kalmıştır. Çavuş Steiner ise asi tavırları ve düşmana karşı elde ettiği başarıları ile yüzbaşının madalya planlarına gölge düşürmektedir.

Sam Peckinpah

Cross of Iron, beyaz perdeye aktarılan başarılı uyarlamalardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin orjinal senaryosu Willi Heinrich' in 1956' da kaleme aldığı The Willing Flesh adlı romana ait. Yönetmenliğini Sam Peckinpah' ın üstlendiği, başrollerini ise James Coburn ve Maximilian Schell' in paylaştığı Cross of Iron akıcılığı, anlatım tarzı ve görselliği ile savaş filmi sevenlerin beklentilerini kesinlikle karşılayan bir yapım. Açıkca belirtmek isterim ki film, hayatımda izlediğim nadir gerçekci savaş filmlerinden biri olarak beynime kazındı. Kendinizi savaşın tam ortasında buluyorsunuz. Rus saldırılarını gördükçe siz de elinizden kumandayı atıp oradan kaçmak istiyorsunuz ama olmuyor. Bir sebepten dolayı ekranın karşısında kilitlenip "Ooo çok iyi" demekten başka çareniz kalmıyor. Ben bu durumu kısaca "The Peckinpah Effect" olarak adlandırıyorum. Sam Peckinpah, tanımayanlar için kısaca bahsetmek istiyorum, adı çok fazla duyulmamış olmasına rağmen 70' li ve 80' li senelerde kendine özgü üslubu ile oldukça başarılıydı. Peckinpah denildiğinde ilk akla gelen kanlı sahneler oluyor. Ancak hemen "ıy" moduna bürünmeyin çünkü bu kanlı sahneler o kadar ince düşünülerek çekiliyor ki kesinlikle izleyici üzerinde "ıy" etkisi yaratmıyor. Kanlı sahnelerin yanı sıra bir diğer Peckinpah özelliği de yavaşlatılmış (Slow Motion) sahneler. Sam için rahatlıkla yavaşlatılmış sahnelerin üstadı diyebiliriz. Cross of Iron filminde de aralara başarı ile serpiştirilmiş yavaş çekim sahneler göz doldurur nitelikte. Özellikle bir sahne var ki defalarca geri sarıp izlememe rağmen her seferinde iki dudağımın arasından "Çok iyi" cümlesinin çıkmasını engelleyemedim. Filmin başlarında çavuş Steiner ve mangası Rus hatlarının arkasına bir baskın düzenler. Bu baskında çıkan çatışma sırasında ayakta duran Steiner elindeki makineli tüfeğin boşalan şarjörünü çıkartıp atar. "E ne var ki bunda?" dediğinizi duyar gibiyim. Benimle aynı heyecanı yaşamak için, bu sahneyi yavaşlatılmış bir şekilde Peckinpah gözü ile izlemeniz gerektiğini belirtmeliyim.

Cross of Iron (1977) - James Coburn

Cross of Iron, Peckinpah' ın ilk ve son savaş filmi olma özelliğini taşıyor. Bu sebepten ötürü filmi izlerken rahatlıkla farkediyoruz ki, yönetmen bütün marifetlerini sergelemiş ve ortaya görselliğin yanı sıra inanılmaz detaylı bir film çıkmış. Eğer siz de benim gibi 2. Dünya Savaşı' na özel ilgi duyuyorsanız tahminimce Saving Private Ryan (1998)' ı gönlünde özel bir yere koyanlardansınız. Biraz olsun aklınızda şekillenmesi için şunu söyleyebilirim ki, Saving Private Ryan' daki detay ve gerçekciliği emin olun Cross of Iron' da da gözlemleyeceksiniz. Bloğun ilerleyen bölümünde iki film arasında ufak bir kıyaslama da yapıyor olacağım. Ünlü yönetmenin diğer bilinen filmleri arasında, Amerikan iç savaşını anlatan Major Dundee (1965), İngiliz bir kadın ile Amerikalı bir adamın evlenip İngiltere' nin kırsal bölgesine yerleşmelerini konu alan Straw Dogs (1971) ve suç çetesinden kaçan bir eski hükümlünün macerası olan The Getaway (1972) filmleri yer almakta.

Cross of Iron (1977)

Biraz da filmin psikolojisinden bahsedelim. Her filmin kendine özgü bir psikolojisi vardır. Psikoloji esasen senaryo yazımı sırasında şekillenirken; cast, çekim teknikleri, set dekoru ve özel efektler gibi diğer unsurlar sayesinde de derinlik ve anlam kazanır. Hemen hemen her filmin senaryosu, protagonist (kahraman) ve antagonist (karşıt karakter) karakterler barındırır. Filmindeki psikolojiyi bu iki karakterin çatışması ön plana taşır. Cross of Iron' a baktığımızda ise durumun biraz normalden farklı olduğunu görüyoruz. Filmde iki adet protagonist karakter ve iki adet de antagonist karakter mecut. Bu zıt karakterlerin çatışmaları ise iç içe girmiş durumda ve birbirlerini bir noktada tamamlar nitelikle. Karşımıza çıkan ilk çatışma Alman orduları (Protagonist) ve Rus orduları (Antagonist) arasında olmakta. Filmin genel akışı bu savaş üzerinde gitse de filmin ana konusu kesinlikle Alman-Rus savaşı değildir. Bu çatışmanın altında, çok da bu savaştan kopmadan ilerleyen, ikinci bir karakterler çatışması mevcut. Asi çavuş Steiner (Protagonist) ile küstah yüzbaşı Stransky (Antagonist) arasındaki çatışma, izleyicinin film boyunca içine girdiği asıl psikolojinin temelini oluşturmakta. Mükemmel harmanlanmış iki çatışma, filmin izlenebilirliğine büyük katkıda bulunmakta.

Cross of Iron (1977) - Maximillian Schell ve James Coburn

Filmin ana karakteri olan, asi çavuş Rolf Steiner rolünü, Peckinpah' ın arkadaşı da olan, James Coburn üstlenmiş. Peckinpah ile James' in tanışıklıkları Major Dundee (1965) filminden gelmektedir. James, Sam ile kariyerinin en başarılı filmlerine imza atmış. Laf dinlemez, ast-üst ilişkisinden bihaber, soğuk kanlılıkla adam öldüren ama bir o kadar da insancıl olmayı başarabilen asi bir çavuşu ustalıkla ile canlandırmış Coburn. Oyuncunun diğer bilindik filmleri arasında, kızının katilinin peşinden iz süren bir babayı canlandırdığı American Gun (2002) ve daha önce de bahsettiğim Major Dundee (1965) filmleri yer almakta.

Cross of Iron (1977) - James Coburn

Bir başka dikkate değer karakter de çavuş Steiner ve adamlarına filmin başında esir düşen Rus asker çocuk. Henüz daha 15-16 yaşlarında olmasına rağmen, Rus ordusu tarafından askere alınıp savaşın korkunç yüzünü görmeye zorlanan çocuğun filmin teması içerisinde ayrıştırıcı bir özelliği mevcut. Film konusu itibari ile karşımıza hep savaşın getirdiği duygusuzluk ile soğuk kanlılıkla adam öldüren yetişkin insanlar çıkartıyor. Peckinpah, insanlıktan çıkmış bu insanların arasında izleyiciye biraz da olsa duygusallık ve masumiyet göstermek adına naif ufak bir çocuk kullanmış. Aynı zamanda küçük çocuk acı çekmekte olan insanlığı da temsil ediyor ve savaşın bizleri nasıl etkilediğini çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.

Cross of Iron (1977)

Gelelim Saving Private Ryan ile Cross of Iron' ı karşılaştırmaya. Bu karşılaştırma içlerinden birini ön plana çıkartmak adına yapılan bir karşılaştırma olmayacak, öncelikle bunu bilmenizde fayda olduğunu düşünüyorum.  İlk olarak rakkamlara bakalım; Saving Private Ryan 1998 yapımı ve yaklaşık 70 milyon dolarlık bir bütçeye sahip. Cross of Iron ise 1977 yapımı ve yaklaşık 6 milyon dolarlık bir bütçeye sahip. Rakkamlardan soyutlayalım kendimizi ve bir de iki filmi izleyici gözü ile karşılaştıralım. Saving Private Ryan çarpıcı bir açılış sahnesine ve film boyunca peşini bırakmadığımız bir kahramana sahip. Aynı şekilde Cross of Iron da güzel bir çatışma sahnesi ile açılıyor ve bize film boyunca eşlik eden bir de kahraman mevcut. İki film de gerçekcilik ve kullanılan savaş techizatları bakımından oldukça başarılı. Çatlamalar patlamar için de bir yorum yapmam gerekirse bence Peckinpah' ın Spielberg' den geri kalır bir yanı yok. Sonuç olarak iki film de gerçekten sizi ekran karşısından alıp savaşın tam ortasına koyabiliyor. Saving Private Ryan' ın bütçesi ve yapım senesi itibari ile biraz daha ön planda yer aldığını da söylemek zorunda hissediyorum kendimi ancak kanımca eğer Cross of Iron iyi bir yönetmenin elinde, yüksek bir bütçe ile tekrar çekilirse Saving Private Ryan' ı kesinlikle liderlik koltuğundan edebilir.

Cross of Iron (1977)

En Beğendiğim Alıntı:

Colonel Brandt: What will we do when we have lost the battle?
Captain Kiesel: Prepare for the next one.

Cross of Iron (1977)

Dokundurmaca:

Filmin ortalarında siperde karşılaşan çavuş Steiner ile er Schnurrbart arasında tatlı bir sohbet başlar. İki arkadaş laf arasında Prusyalı general ve tarihçi Friedrich von Bernhardi' nin en bilinen sözü olan, "Kültürlü bir insanın hayatındaki en belirgin kendini ifade etme şekili savaştır."' ı bizlere hatırlatırlar. Aynı konuşma içerisindeki bir diğer önemli hatırlatma ise Prusyalı bir asker ve stratejist olan Carl von Clausewitz' dendir. "Savaş devlet politikasının başka araçlarla devam ettirilmesidir."

Cross of Iron (1977)

Kişisel:

Sam Peckinpah ile ilgili aktarmak istediğim bir detay daha mevcut. Sam, kamera arkasındayken muhakkak suretle çektiği filme kendi karakteristik özelliklerinden bir veya bir kaçını yansıtırmış. Bu yansıtmayı bir sahne üzerinden, bir dialog üzerinden veya bir karakter yaratarak izleyici ile gizliden gizliye paylaşırmış. Cross of Iron' da bizlerle paylaştığı karakteristik özelliği alkol bağımlılığı olarak karşımıza çıkıyor. Sam düzenli olarak yüklü miktarda alkol tüketirmiş. Daha da ilginci, sette bile kamera arkasındayken kısa süreli alkol alma molaları verdiği gözlerden kaçmamış. Filmde de bir çok  rütbeli askerin masasından ve elinden içki şişesi ile bardağının düşmediğini görüyoruz. Hatta karakterlerden biri için alkolik kalarak savaşta olduğunu unutmaya çalışıyor bile diyebiliriz.

Cross of Iron (1977)

Film Hatası:

Savaş filmlerinde, yapısı itibari ile hatalarla karşılaşma ihtimaliniz oldukça yüksek olmasına rağmen Cross of Iron devamlılık konusunda gerçekten oldukça başarılı diyebilirim. Gözüme çarpan en belirgin hata da zaten devamlılık ile ilgili değildi. Askeri teçhizatların ve kıyafetlerin başarı ile sergilendiği filmde küçük bir miğfer farklılığına rastlamak beni hayal kırıklığına uğratmadı diyebilirim. Filmin sonlarına doğru albay Brandt ile Kiesel' in vedalaşmaları esnasında arka planda beliren bir Alman askerinin kafasındaki miğfer dikkatimi çekti. Askerin miğferi kum rengiydi. Kum rengi miğferler Alman ordusu tarafından sadece Afrika kıtasındaki cephelerde kullanıldı. Kum rengi miğferin Rusya' daki bir cephede karşımıza çıkması ne yazık ki mümkün değil. Farz edelim ki, bu arka plandaki asker arkadaş önceden Afrika cephesindeydi ve daha sonra Rusya cephesine transfer oldu ve kum rengi miğferini de beraberinde getirdi. Durum bu şekilde olmuş olsa bile Rusya cephesine geldiğinde kum rengi miğfer ile dolaşmasına izin verilmez ve onun yerine cephe grisi (field grey) olarak bilinen gri miğferlerden giymek zorunda olduğu kendisine komutanı tarafından hatırlatılır. Sonuç olarak eğer bu asker kardeş kum rengi miğferi ile biraz daha şehirin içinde gündüz feneri gibi gezinirse Rus bir keskin nişancının hedefi olmaktan kurtulamaz.

Cross of Iron (1977) - Yanlış renk miğfer

Cross of Iron için hiç tereddüt etmeden Sam Peckinpah' ın en iyi filmi diyebilirim. İzledikten sonra da iki tane keşkem oldu. Birincisi, keşke Sam sadece bu filmle yetinmeseymiş ve birkaç tane daha savaş filmi çekseymiş. İkincisi ise, keşke bu filmi baba yiğit bir yönetmen ve yapımcı çıksa da bugün yeniden çekse. Savaş filmi seviyorsanız muhakkak izlemenizi öneriyorum.

Benim Notum:    7.5 / 10

İyi Seyirler,

Cihat Özkan

18 Kasım 2010 Perşembe

Empire of the Sun (1987)

Savaş filmi denildiğinde çoğumuzun aklına İkinci Dünya Savaşı ile ilgili yapılmış filmler gelir. Bu tip filmlerin büyük bir oranı da Avrupa Kıtası' nda geçer. İşte nedir hepimizin bildikleri bu savaşla ilgili; parmak bıyıklı deli bir diktatör vardır. Kavgası uğruna yarattığı kocaman savaş makinesini Avrupa' nın üzerine salar. Fransa ve İngiltere ise savaşın girdabına çekilirken Amerika da hafiften rengini belli etmeye başlar. Avrupa' da bunlar yaşanırken, dünya savaşı başka coğrafyalarda da kurbanlarını seçmiştir. Rusya düzlüklerinden Moskova' ya, Pasifikte' de Japonya' dan Avustralya' ya kadar her karış toprak ele geçirilmesi gereken bir hedef ve her karış toprak aynı zamanda da savunulması gereken bir mevzi olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı, bu bahsettiğimiz coğrafyalar ve ülkeler üzerinde cereyan etmiştir ve müttefikler tarafından kazanılmıştır. Bütün belgeseller ve tarihçiler de konuyu genel olarak bu şekilde ele alırlar. Ancak kanımca bu büyük savaşı yukarıda bahsettiğim minicik kalıba sığdırmakla hata yapıyorlar. İkinci Dünya Savaşı ne zaman başladı? Bunu hepimiz 01 Eylül 1939 olarak biliyoruz. Alman ordusu Polonya sınırından içeri girer ve işgale başlar. Evet doğru savaş 01 Eylül 1939' da başladı. Ancak Avrupa' daki savaş 01 Eylül 1939' da başladı. Başka nerede savaş vardı ki? İşte bütün tarihçilerin unuttuğu nokta da tam burada. Unutulan bir şehir veya bir eyalet değil. Ne yazık ki kocaman bir ülke. Neresi mi? Çin. Kısaca bahsetmek gerekirse, Japon İmparatorluğu kauçuk hammaddesinin teminini garanti edebilmek adına 1937 senesinde Çin' i işgal etmeye başladı. Japon ordusu bölgenin en güçlü ordusuydu. Çinlilerin kaçmaktan ve teslim olmaktan başka seçenekleri yoktu. Şimdi tekrar sormak istiyorum sorumu. İkinci Dünya Savaşı ne zaman başladı? Bence 1937' de başladı. Dünya savaşı sadece Avrupa Kıtası' nda mı sürdü? Tabiki hayır. Zaten ismi üzerinde "Dünya Savaşı". Peki bu uğurda ilk kurşun ne zaman ve nerede sıkıldı? 1937' de Çin topraklarında işgalci Japon ordusu tarafından sıkıldı. O zaman kim ne derse desin benim için bu savaş 1937' de başlamıştır. İşte bu bloğun konusu olan Empire of the Sun (1987) filmi de gözlerimizi bu unutulmaya yüz tutmuş savaşa çevirmemizi sağlıyor. Çin - Japon Savaşına.

Empire of the Sun (1987)

Sene 1941, Japon İmparatorluğu ve Çin yaklaşık dört senedir savaşın pençesindedir. Japon işgal ordusu kırsal kesimin büyük çoğunluğunu ve birkçok kasaba ile şehirin kontrolünü eline geçirmiştir. Shanghai' da ise, uluslararası yerleşim bölgesinin diplomatik güvenliği ile koruma altında bulunan, binlerce batılı, kendi ana vatanlarındakine benzer hayat tarzlarından ödün vermeden yaşamlarını sürdürmektedir. İngilizlerin 19' uncu yüzyılda gelip bölgeye yerleşmesi ile başlayan batılı istilası Shanghai' ın bir bölümünü yabancılaştırmış, batılıların İngiliz tarzı oteller, bankalar, ofisler, kliseler ve evler yapmaları ile adeta yabancı bir görünüm kazanmıştır. Ancak zamanları azalmaktadır. Uluslararası yerleşim bölgesinin dışarısında Japonlar mevzilenmiş beklemektedir. Tabiki Pearl Harbour baskını için. Bu baskınla beraber Shanghai' daki binlerce batılı Japon ordusu tarafından esir alınır ve toplama kamplarına götürlürler.

Shanghai' daki Yabancı Yerleşim Bölgesi

Şavaş filmleri genelde bayan izleyiciye hitab etmez. Tank, top, tüfek, çatlama ve patlamalar, bütün bunlar çoğu bayan izleyiciyi sıkılgan bir duruma doğru sürükler. Bunun sebebi genelde bütün bu tarz filmlerin, savaşı askerlerin gözünden biz izleyiciye aktarmasıdır. Empire of the Sun alışılmışın tersine savaşı bizlere askerlerin değil, sivillerin gözünden anlatıyor. Bunun en büyük nedeni de savaşlarda en büyük acıyı ve yıkımı sivillerin yaşaması. İşte bu sebepten dolayı iddia ediyorum ki erkek izleyiciler kadar bayan izleyiciler de bu filmi büyük beğeni ile izleyecekler. J.G. Ballard' ın aynı adlı, yarı biyografik romanından beyaz perdeye, gösterişli yapımların usta yönetmeni Steven Spielberg tarafından aktarılan filmin başrollerini Christian Bale ve John Malkovich paylaşmakta.  

Empire of the Sun - Roman

Film, Shanghai' ın uluslararası yerleşim bölgesinde yaşayan ve aristokrat bir ailenin tek erkek çocuğu olan Jamie 'Jim' Graham (Christian Bale)' ın hayatını konu almakta. Jim, koruma altındaki bölgede dış dünyada neler olduğundan habersiz ailesi ile birlikte rahat bir yaşam sürmektedir. 1941 Pearl Harbour baskınını takiben Japon ordusu tarafından işgal edilmeye başlanan ulusararası yerleşim bölgesindeki batılı nüfus, panik ve kargaşa içerisinde ülkeden kaçmaya çalışır. Bu kargaşa sırasında ailesinden kopup kalabalık içerisinde kaybolan Jim, hiç de alışık olmadığı Shanghai sokaklarında çaresiz kalır. Bu sırada Amerikalı bir denizci olan Basie (John Malkovich) ile yolları kesişir. İkisi birlikte Japon askerleri tarafından esir alınır ve Soochow Creek toplama kampına götürülürler.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Empire of the Sun' ın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenen Steven Spielberg' in sayısız yapımcılık ve yönetmenlik deneyimi olduğunu hatırlatmama gerek yoktur sanırım. Kuşkusuz sinema tarihinin en etkili ve sözü geçen yönetmenlerinden biri ile karşı karşıyayız. Bu incelemede Steven' ın yapımcı kimliğini bir kenara bırakıp sadece yönetmenliğinden bahsetmeyi uygun görüyorum. Yönetmenlik kariyerine, hepimizin müziğini çok iyi bildiği ve denizlerde terör estiren bir büyük beyaz köpekbalığını konu alan Jaws (1975) filmi ile başlayan Steven, bu film ile yakaladığı yükselişi, dünya dışından canlıların insanlarla temasa geçme fenomeni ile ilgili olan Close Encounters of the Third Kind (1977) filmi ile pekiştirir. 1980' lere gelindiğinde tüm dünyanın bildiği bir yönetmendir ve serisini, elinde kamçısı ile hazine peşinde koşan Indiana Jones filmi Raiders of the Lost Ark (1981) ve dünya dışı şirin bir yaratığın yanlışlıkla dünyaya gelmesini konu alan, E.T.: The Extra-Terrestrial (1982) filmleri ile sürdürür. Bütün bu filmlerden elde ettiği deneyimini 1987 senesine gelindiğinde Empire of the Sun için kullanıcaktır. Spielberg' in bu filmden sonraki yönetmenlik deneyimlerinden ise bir başka Spielberg filminin bloğunu yazarken bahsetmek istiyorum.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale, Steven Spielberg ve John Malkovich

Empire of the Sun' ı izlerken Spielberg' in adeta filme elleri ile şekil verdiği hissine kapılıyorsunuz. Shanghai sokaklarının kusursuz bir şekilde elli sene geriye götürülmesi, binlerce figüranın tek tek giydirilerek büyük başarı ile işgal altında kaçışan bir halkı canlandırması ve tabi Steven' a özel duygu yüklü, çaresizlik ve keder sahnelerin beyaz perdeye mükemmel saflıkta aktarılması. Bütün bunlar filmi birkaç basamak daha yukarıya taşımaya yardımcı olan unsurlar.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale ve Steven Spielberg

Filmde Jim rolü ile karşımıza, son yıllarda beğeni ile izlediğimiz, Christian Bale çıkıyor. Empire of the Sun çekilirken henüz 13 yaşında olmasına rağmen son derece başarılı bir oyunculuk sergileyen Christian' ın, bu performası ile "Olağanüstü Genç Aktör Performansı" ödülüne layık görüldüğünü öğrendiğimde açıkcası şaşıramadım. Christian' ın oyunculuğu ve Steven' ın bakış açısı ile Jim Graham karakteri bütün filmi başarı ile domine ediyor. Ünlü oyuncunun en başarılı filmleri arasında, geceleri suçluları yarasa gibi avlayan bir süper kahramanı canlandırdığı Batman Begins (2005) ve The Dark Knight (2008) yer almakta.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Biraz Jim karakterinden bahsetmek gerekirse; içerisinde yaşadığı şehrin gerçeklerinden uzak tutularak yetiştirilen ve tamamen İngiliz aristokrasisi ile büyüyen çocuk doğu kültürüne son derece yabancı kalmış. Bu kültür yabancılaşmasından dolayı evinden çıkıp, dış dünya ile karşı karşıya kaldığında çevresinden korkan ve anlam veremeyen ifadeler ile etrafında olup biten gerçekleri gözlemleyen küçük bir çocuk olmaktan kaçamıyor. Tam da bu noktada ufak bir yansıtma yapmak istiyorum. Bugün hepimiz biraz Jim gibi değil miyiz? Haddinden büyük bu şehrin içerisinde belirli bi kültürle yetiştirilip, hayatlarımızın büyük bölümünü kendi kendimize yarattığımız küçük İstanbul' cuklarda geçirmiyor muyuz? Bizler de kabuklarımızdan çıkıp uzak semtlere gittiğimizde bir çeşit minik kültür çatışması ve hatta kültür şokcukları ile karşı karşıya kalmıyor muyuz?

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Bu küçük ingiliz çocuk, aynı zamanda uçaklara ilgi duymakta. Özellikle savaş uçaklarına meraklı olan Jim' in odası uçak maketleri ile dolu. Onun için hobi olan uçak sevgisi, savaşın kendilerine gelmesi sonucu gökyüzünde belirmeye başlayan gerçek ve gürültülü savaş uçakları ile saplantıya dönüşüyor. Filmin başlarında kudretli Japon ordusunu destekleyen ve Japon ordusunun ünlü Zero Fighter uçaklarına hayranlık duyan Jim, savaşın sonlarına doğru Amerikan uçaklarını daha çok beğenmeye başlar. 1945 senesinde gelindiğinde, Amerikan P-51 Mustang' lerinin Japon uçaklarına karşı elde ettikleri üstünlük bu beğeni değişiminin en büyük nedenlerinden biridir.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Empire of the Sun' ın bir diğer baş rol oyuncusu ise Basie karakteri ile John Malkovich. Bu filmde John' un yeteneğini ilk kez bu denli başarı ile sergilediğini görüyoruz. İlerleyen yıllarda Hollywood' un asi oyuncularından biri haline gelecek olan John' un diğer bilinen filmleri arasında, entrikalarla dolu bir baştan çıkarma oyunu olan Dangerous Liaisons (1988), ülkedeki krizde gezinen ve daha iyi bir yaşam hayal eden iki kafadarın hikayesini anlatan Of Mice and Men (1992) ve tabiki Being John Malkovich (1999) dikkatlerden kaçmamalıdır.

Empire of the Sun (1987) - John Malkovich ve Christian Bale

Filmin çekildiği Shanghai ise savaştan önce doğunun Paris' i olarak biliniyordu. Yabancı nüfusun egzotik yaşam tarzı da bu imaja katkıda bulunuyordu. Şehirin savaş döneminde son derece çeşitli bir nüfusa sahip olması ve zengin batılıların fakir doğululardan çok farklı bir hayat yaşaması, filmi son derece başarılı bir izolasyon örneği yapıyor.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

En Beğendiğim Alıntı:

Jim: I learned a new word today...Atom Bomb...It was like a white light in the sky...Like God taking a photograph...I saw it.



Empire of the Sun (1987) - Christian Bale


Etkileyici:

Jim' in uçak sevgisini belirginleştirmek için filmde dönemin gerçek savaş uçakları kullanılmış. Bu uçakları desteklemek ve zenginleştirmek için de 1/3 oranında küçültülmüş model uçaklardan yararlanılmış. Model olmalarına rağmen tam donanımlı, orjinalina sadık kalınarak yapılmış her uçak uzaktan kumanda ile kontol edilebiliyormuş. Beş buçuk metrelik kanat genişliğine sahip model uçakların pervanelerinde ise motorbisiklet motoru kullanılmış. Uçaklar, sinema tarihinde bir film için yapılmış en büyük model uçaklar olarak biliniyor.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

Bir diğer etkileyici ayrıntı ise, filmde gördüğünüz bütün askerler gerçekte de Çin ordusuna mensup askerler. Çin ordusu tarafından film çekimlerini desteklemek için Spielberg' in komutasına verilen bir tabur asker son derece gerçekci bir görüntü sergiliyor.

Empire of the Sun (1987) - Filmde kullanılan gerçek askerler

İronik:

Filmin başında Jim kliseden eve gelirken evinin önünde Çinli, yaşlı bir dilenciye rastlar. Dilenci duvar dibine oturmuş elindeki boş teneke kutuyu kaldırıma vurup ses çıkararak sadaka dilenmektedir. Jim, yaşlı dilencinin yakarışlarına şaşkın bakışlarla karşılık verir. Ortalara doğru geldiğimizde ise, toplama kampında Japonlar tarafından tutsak edilen, İngiliz ve Amerikalı' ları ellerindeki boş teneke kaplar ve kaşıkları birbirine vurmak sureti ile açlıklarını dile getirirken görürüz.


Empire of the Sun (1987) - Çinli dilenci ve tutsak batılılar

Dokundurmaca:

İzlerken dikkatimi çeken iki ayrıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisi, filmin henüz başlarında Jim' i eve dönerken arabanın arka koltuğunda çizgi roman okurken görürüz. Okuduğu çizgi roman Atomic Avenue' ya ait Wings Comics' dir. 1940' lı senelerin, savaş pilotları ile ilgili çok sevilen çizgi romanlarından biri. Jim' in okuduğu, Mart ayına ait 67 inci sayı.

Empire of the Sun (1987) - Christian Bale

İkinci ayrıntı ise yine filmin başlarında Jim ailesi ile birlikte arabada giderken gözüme takılan bir kare. Arabanın yanından hızla geçen iki adamın kollarında Nazi partisine ait bantlar taşıyo olmaları. Acaba bay Spielberg bizlere, Nazi Almanya' sının etkilerinin taa Çin' e kadar uzandığını bir kere daha hatırlatmak ihtiyacını niye hissetti diye sormadan edemedim açıkcası.

Empire of the Sun (1987) - Nazi armalı Çinliler

Çin Halk Cumhuriyeti' nde çekilmiş ilk büyük Hollywood stüdyosu yapımı olarak 1987 National Board of Review' ın En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini alan Empire of the Sun, Shanghai sokaklarında doğu ile batı ve geçmiş ile bugün arasında adeta bir köprü kuruyor.Bu enerjiden güç alan Steven Spielberg de bizlere savaşın, ufak bir çocuğu yetişkin bir adama dönüştürüşünün çarpıcı hikayesini başarı ile aktrıyor. Severek izleyeceğiniz ve arşivinizde yer alması gerektiğine inandığım bir film.

Benim Notum:    8.2 / 10

İyi Seyirler,

Rabarbacı


9 Kasım 2010 Salı

Panic Room (2002)

Kendini metropol zannedip de, sınırları içerisindeki bilinçsiz nüfus patlaması haricinde, aslında metropol olmanın gerektirdiği özelliklerin ne yazık ki hiçbirini bulundurmayan bir şehir burası. Evet evet doğru bildiniz. İstanbul'dan bahsediyorum. Bir çoğumuzu güzeller güzeli boğaz manzarası ile hipnotize edip, eksikliklerini göz ardı ederek içinde yaşamayı sürdürmemizi sağlayan şehir.

Muhakkak farketmişsinizdir. Son birkaç sene içerisinde bu şehirin sokakları artık eskisi gibi değil. Her köşeye bir direk dikilmiş. Peki nedir bu sokağını aydınlatmayan direkler? Bu direkler sözüm ona, bizlerin güvenliği için konulmuş kameralar. İzliyorlar, yüzümüze netleyebiliyorlar, fotoğrafımızı çekiyorlar, fişliyorlar, her an her yerde, gece gündüz demeden sokakta ki herşeyden haberdar oluyorlar. Güvenliğimizin temini bununla da sınırlı kalmıyor. Kapatıp cebinize koyduğunuz telefonunuz bile, pilini çıkarmadığınız sürece, uzaktan aktif hale getirilip bir dinleme aygıtına dönüşebiliyor. Merak etmeyin. Bütün bunlar bizim güvenliğimiz için. Yerseniz tabi.

Güvenlik veya kendini güvende hissetmek, insanın en temel birkaç gereksinimden biridir. Maslow' un üçgenine göre ise, fiziksel gereksinimlerden sonraki en önemli ihtiyaçtır. İnsan, ancak kendini güvende hissedebildiğinde diğer ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanabilir. Peki İstanbul sokakları güvenli mi? Geçtiğimiz pazar günü bu sorunun cevabı, acı bir gerçek gibi, bir kere daha gözler önüne serildi. Taksim Meydanı' nda konuşlanmış çevik kuvvet polis noktasına, sabah saatlerinde, üzerindeki patlayıcı düzenek ile ulaşan bir terörist ve onlarca sivil, polis yaralı. Bu çarpıcı örnekten de anlaşıldığı üzere, eğer bir insan amacı uğruna birçok şeyden vazgeçebiliyorsa, hatta ve hatta ölmeyi bile göze alabiliyorsa işte o zaman o insanın amacına ulaşmasını engelleyebilecek güvenlik önlemlerinin hiçbir önemi kalmıyor.

Sokaklar herkes için ortak kullanım alanı olduğundan güvenliğın sağlanması evlere göre daha zor. Evimize geldiğimizde hangimiz kapıdan girerken, evim güzel evim, diye içinden geçirmiyor. Hepimiz için evi özel ve bir o kadar da mahremdir. Peki güvenli midir? Gece başınızı yastığa koyup gözlerinizi kapattığınızda salondan gelen bir tıkırtı ile açmayacağınızı kim garanti ediyor? Günümüzde, işsizlik oranındaki aşırı artışın getirdiği, vasıflı hırsız enflasyonu ve üstüne üstlük bu hırsızların da bir çoğunun gözünün kara olması işi daha da ürkütücü bir hale getirmekte. Kapı altından gaz verip uyanmamanızı sağlamaklar, uyandığınızda ise sizin evinizde sizden daha rahat tavırlarla etrafı kurcalıyor olmaları ve karşı karşıya kaldığınızda yüzünüze çekilen bilimum çeşit silah. Bütün bu ihtimaller evimizde de her zaman güvende olamayabileceğimiz düşüncesini tetikliyor.

İnsan terörü; insanlığın başlangıcından beri var.  Bundan korunmak için insanlar kendilerini mağaralara saklamışlar, taştan duvarlar yapmışlar, kaleler inşa etmişler, üşenmemişler Çin Seddini yapmışlar, yer altına tüneller kazmışlar ve 20. yüzyılın başlarında büyük Dünya savaşları ile birlikte betondan bomba sığınakları (bomb shelter) inşa etmişler. Savaşlar sona erdiğinde bu bomba sığınakları yerini fırtına ve deprem sığınaklarına devretmiş. Günümüzde ise önemli insanlar güvenliklerini temin etmek adına "Durum Odası" (Situation Room) diye adlandırılan özel odalar yaptırmaya başladılar. Bu odalardan en çarpıcı olanı şu an A.B.D.'de Beyaz Saray' ın bodrum katında son teknoloji ile donatılmış bir şekilde hazır bekliyor. Bu odanın daha küçük ölçekli olanlarına ise panik odası (panic room) deniyor.

Panic Room filminde karşımıza çıkan sığınak, dört çelik duvara, normal telefon hattından bağımsız bir telefon hattına, bağımsız bir havalandırma sistemine ve evin her köşesini gören bir gözetleme sistemine sahip.

 The Panic Room (2002)
 

The Panic Room (2002)

Eşinden boşanan Meg Altman (Jodie Foster) ve kızı Sarah (Kristen Stewart) New York' daki yeni evlerine taşınırlar. Sıradan evlerin aksine evin içerisinde, eski sahibi tarafından özel olarak yaptırılmış, bir panik odası bulunmaktadır. Anne kız bu odaya ne kadar erken ihtiyaç duyucaklarından habersiz, uykuya dalarlar. Gecenin bir yarısında üç adamın eve girmesiyle uyanan Meg ve Sarah panik odasına sığınır. Ancak bilmedikleri birşey vardır. Bu üç adamın da istedikleri, panik odasının içindedir ve amaçlarına ulaşmak için herşeyi göze almışlardır.

Yönetmenliğini David Fincher' ın üstlendiği ve baş rollerini Jodie Foster (Meg Altman), Kristen Stewart (Sarah Altman) ve Forest Whitaker (Burnham)' ın paylaştığı film gerilim türünün başarılı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ünlü yönetmenin bizzat "En iyi filmim değil, bunu öylesine çektik" şeklindeki açıklamasına rağmen, film başından sonuna heycan dolu ve temposunu yitirmiyor. Yönetmen koltuğunda David Fincher olup da beklentileri karşılamayan bir film var mıdır acaba diye bir an düşünmeden edemedim açıkcası. David' in en başarılı filmleri arasında Seven (1995), The Game (1997), Fight Club (1999) ve The Curious Case of Benjamin Button (2008) gibi defalarca izleseniz de keyif alacağınız filmler bulunmakta. Fincher tarzı etkileyici çekim tekniklerini Panic Room' da da görmekteyiz. Örneğin; filmde yer alan anathar deliği sahnesi, havalandırma içerisinde gezinen kamera ve evin katları arasında yapılan geçişler filmi sıradanlıktan uzak tutmaya yetiyor.  David filme adeta imzasını atmış ve ortaya çekildiği seneye göre görsel olarak başarılı bir film çıkmış.

Panic Room (2002) - Jared Leto, Jodie Foster ve Kristen Stewart

Filmde Meg Altman' ı canlandıran Jodie Foster' ın filme dahil olma hikayesini de sizinle paylaşmak istiyorum. Meg rolü için David ilk önce ünlü aktrist Nichole Kidman ile anlaşmış. Nichole ile çekimlere başlayan David yaklaşık üç hafta kadar sonra sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalan Nichole' un yerine Jodie Foster' a teklif götürmüş. Jodie; Meg rolünü kabul etmek için Cannes Film Festivali' ndeki jüri üyeliği görevinden vazgeçmiş ve bu role sadece bir haftada hazırlanmış. Filmin çekimlerinin ortasına gelindiğinde ise beklenmedik bir şekilde Jodie hamile kalmış ve filmin geri kalan çekimlerini hamile olarak tamamlamış. Rolüne sadece bir hafta hazırlanabilen ve projenin yarısında hamile kalan bir oyuncu için son derece başarılı performans sergilediğini de belirtmek istiyorum. Açıkcası bu davranışı, cesareti ve performansı için benden Jodie' ye kocaman bir yıldızlı pekiyi. Jodie' nin diğer adından söz ettiren filmleri arasında, The Silence of the Lambs (1991), Nell (1994) ve Inside Man (2006) bulunmakta.

The Panic Room (2002) - Jodie Foster

1990 doğumlu Kristen Stewart (Sarah) ise, henüz daha kariyerinin başında taze bir oyuncu. Panic Room ve Into the Wild (2007) filmleri ile adını duymaya başladığımız Kristen kariyerine, gençlerin beğeni ve hayranlıkla takip ettiği, bizlerin de bu saplantıya bir türlü akıl sır erdiremediğimiz, Twilight (2008) ve serisi ile devam etmekte. 

Panic Room (2002) - Kristen Stewart ve Jodie Foster

Eve girenlerden biri olarak karşımıza çıkan Forest Whitaker için de yorum yapmam gerekirse, The Last King of Scotland (2006) daki Idi Amin rolü ile 2007 senesinde Oscar' ı kucaklamış olmasına rağmen, oyunculuğunun yeterince etkili olduğunu ve farklılıklar sergilediğini düşünmüyorum. Bu da bence neden diğer oynadığı bütün filmlerde ikincil roller üstlendiğinin sebebi olabilir.

Panic Room (2002) - Jared Leto ve Forest Whitaker

İncelemenin sonuna doğru yaklaşırken filmle ilgili kayda değer olduğunu düşündüğüm birkaç bilgi vermek istiyorum. İtiraf ediyorum ki beni en çok şaşırtan başlangıç jeneriği ile ilgili olandı. Panic Room sinema tarihinin en pahalı ikinci başlangıç jeneriğine sahip. Jenerik üzerinde yaklaşık bir sene kadar çalışılmış ve bunun sonucu olarak ortaya gerçekten defalarca izlenmeye değer bir jenerik çıkmış. Sinema tarihinin en pahalı başlangıç jeneriği, yine bir David Fincher filmi olan, Fight Club (1999). Hatırlayamadınız mı? Edward Norton' un beyninin içinde uzun bir gezintinin sonunda burnundan dışarı çıkarız ve efsane film başlar.

Bir diğer dikkatimi çeken ayrıntı da, Panic Room sinema tarihindeki en kapsamlı görsel ön çalışmaya sahip film. Görsel ön çalışma (previsualization), kısaca bahsetmek gerekirse, storyboard un basitçe bilgisayara aktarılması ve 3D animasyon film haline dönüştürülmesidir.

Panic Room (2002) - Kristen Stewart ve Jodie Foster


En Beğendiğim Alıntı:

Burnham: Well, I spent the last 12 years of my life building these rooms specificly to keep out people like us.
Junior: Ow, It's all so ironic and amusing, okay? Now, how do we get in?
Burnham: We can't...we can't get in the panic room. That's the whole point. We have to get her to come out.

Etkileyici:

Panic Room, açılış ve kapanış sahneleri hariç tamamiyle kapalı stüdyoda çekilmiş. Meg ve Sarah' ın yeni evi dört katlı bir binadır. Ekip bu binayı sıfırdan filmin senaryosuna uygun olarak tasarlamış ve büyük bir hangarın içine bire bir oranda önündeki yol ile birlikte inşa etmiş. Evi tasarlamak 110 sanatçının onbeş haftasını almış ve inşa aşamasında yaklaşık 150 ton çelik kullanılmış. Yağmurlu sahneler için de hangarın tavanı tamamen iklim sistemleri ile donatılmış. 

Film Hatası:

Filmde genel olarak devamlığa önem verilmiş ve hata sayısı oldukça az. Benim gözüme çarpan en belirgin hata; filmin başlarında Sarah' ı annesi ile birlikte mutfakta pizza yerken ve normal Cola içerken görürüz. Ancak atlanılan bir detay var ki; Sarah şeker hastasıdır ve filmde şeker komasına girmekte. Şeker komasından da ancak gerekli iğneyi olarak kurtulabilmektedir. Bu seviyede şeker hastası olan biri normal Cola yerine diyet Cola içmelidir ve akşam yemeğinde pizza yiyemez çünkü ağır karbonhidrat yüklemesine maruz kalır.

Panic Room (2002) Special Edition
Son olarak şunu unutmamakda fayda olduğuna inanıyorum, insan terörü her zaman, hey yerde karşımıza çıkabilir ve insanlık var olduğu müddetçe de olmaya devam edecek. Sinema ile terörün tek benzer yanı, ikisinin de izleyici için yapılıyor olmasıdır.

Benim notum:    7.4 / 10

İyi Seyirler,

Rabarbacı

30 Ekim 2010 Cumartesi

the strangers (2008)


Hani bazen bulaşık makinesini çalıştırmaya değmez, alırız elimize süngeri ve üç beş parça bulaşığı elde yıkarız. Sanırım hepimiz bunu yaşamışızdır. Bulaşık biter ve biz elimizde sıktığımız, ovduğumuz, şekilden şekle soktuğumuz süngeri kenara bırakıveririz. İşte tam da bu noktada, deforme olmuş sünger tezgahın üzerinde yavaş yavaş eski formunu almaya başlar.

Suspense filmler de izleyiciyi aynı bulaşık süngeri gibi sıkar, deforme eder ve gerer. Belirli bir süre bu gerilime maruz kalan izleyicinin tekrar gerilebilmesi için bir süre kadar tezgaha bırakılıp sakinleşmesi ve eski formuna geri dönmesi sağlanır. Başarılı bir suspense filmi izleyiciyi tekrar tekrar gerip, serbest bırakır ve bu gerilimin de dozunu filmin sonunda doruk noktaya ulaşacak şekilde devamlı arttırır.

Peki suspense film nedir? Öncelikle suspense filmin tam Türkçe karşılığı ne yazık ki bulunmamaktadır. Hollywood ve Avrupa sinemasında karşımıza; horror, thriller ve suspense kategorileri çıkarken; ülkemizde bu tür filmleri sadece korku ve gerilim başlığı altında topyalabilmekteyiz. Suspense filmler; temel olarak birtakım davranışların ve tercihlerin netincesinde ortaya çıkacak olan belirsizlik, kaygı ve tedirginlik duyguları üzerine inşa olurlar. Bu tür filmlerin en çarpıcı örnekleri Alfred Hitchcock tarafından başarılı bir şekilde perdeye aktarılmış ve günümüzde de beğeni ile izlenmektedir. Alfred Hitchcock' un hemen hemen bütün filmleri suspense kategorisinde olup, herbiri bu konuda adeta baş yapıt değeri taşımaktadır. En başarılı olanları arasında, Psycho (1960), The Birds (1963), Vertigo (1958) ve Rear Window (1954) filmlerini örnek olarak gösterebiliriz. 


Alfred Hitchcock
Günümüz modern sinemasında da kayda değer suspense film örneklerine, nadir de olsa rastlayabilmekteyiz. Bu örneklerden en çarpıcı olanı, Steven Spielberg' ün yönettiği ve sinemanın olmazsa olmaz temel taşlarından biri olarak kültleşmiş, Jaws (1975) filmi karşımıza çıkıyor. Diğer iyi örnekler arasında; Funny Games (2007), Ils a.k.a Them (2006), Silence of the Lambs (1991), The Game (1997), The Strangers (2008) filmlerini bulabiliriz.

the strangers (2008)

Gelelim yazımızın esas konusu olan, The Strangers (2008) filmine. Film suspense türünün başarılı bir örneği olup, ekran karşısındaki izleyiciye belirsizlik, kaygı, tedirginlik ve gerilim duygularını eksiksiz biçimde yaşatmaktadır. Filmin akışı içerisinde neler olacağını tahmin edememekle birlikte, daha ilk dakikalardan itibaren tersliklerle karşı karşıya kalacağımızın sinyallerini alıyoruz. Suspense filmlerini heyecanlı kılan en önemli özelliklerden biri de, bize gösterilen terslikleri düzeltme veya herhangi bir şekilde müdahele edebilme gücümüzün olmamasıdır.

The Strangers (2008)

Çiftimiz bir düğün davetinden, ıssız ve izole bir yerde olan, evlerine dönerler. Gecenin bir yarısı kapılarının çalmasını takiben, yüzü maskeli üç mütecaviz tarafından şiddetle rahatsız edilmeye başlarlar. Çift kısa süre içerisinde sandıklarından çok daha çetin bir ölün kalım savaşı içerisine girdiklerinin farkına varır. Başrollerini Liv Tyler (Kristen) ve Scott Speedman (James)' ın paylaştığı filmin yönetmen koltuğunda oturan Bryan Bertino aynı zamanda filmin yazarı olarak da karşımıza çıkıyor. Bryan Bertino' nun ilk ciddi senaryo ve yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen, eleştirmenlerden iyi puan almayı başarması, The Strangers 2' nin yolda olduğunun ve ilk filme devam niteliği taşıyacağının sinyallerini vermekte.

The Strangers (2008) - Liv Tyler

Filmin içeriğinde çok fazla vahşet barındıran ve korkutucu sahneler yer almıyor. İzleyiciyi ürküten asıl faktör, gerçek hayatta bu gibi bir durumla her an, herkesin karşı karşıya kalabileceği realitesi; ki bu da yeterince gerçekci bir ürperti yaşamanıza yetiyor. Bryan Bertino' nun da senaryoyu yazarken çocukluğunda yaşadığı bir deneyimden esinlendiği söylentileri; filmin senaryosunun bu denli akıcı olmasının sebebi olabilir mi acaba diye sormama sebep oluyor. Bununla beraber Liv Tyler' ın da kanımca, ünlü yönetmen Bernardo Bertolucci' nin Stealing Beauty (1996) filminde daha genç bir kızken oynadığı rolden sonraki, en kayda değer performansı ile karşı karşıyayız. Hazır Liv Tyler' dan konu açılmışken, güzeller güzeli Liv' in yerlerde kanlar içerisinde sürünmesine de ayrıca içim gitti diyebilirim.

The Strangers (2008) - Liv Tyler

Liv, filmin çekimleri sırasında hayatında hiç bağırmadığı kadar yüksek sesle ve defalarca bağırmak zorunda kaldığından ses telleri ve bademcik hastalıkları ile karşı karşıya kaldı. Bunun yanı sıra film stüdyosu Liv' in çığlıkları ile inlediğinden teknik ekip ses kaydetmekde sorun yaşadı. Sesciler çareyi bütün dekoru ve stüdyoyu yankı engelleyen izolasyon malzemesi ile kaplamakta buldu. Filmde Liv' in sevgilisi rolünde karşımıza çıkan Scott Speedman' ı daha evvel Underworld (2003) ve Underworld: Evolution (2006) filmlerindeki yarı kurt, yarı vampir olan Michael Corvin rolünden hatırlıyoruz. Oyuncu, başarılı sayılabilecek performansını Liv ile birlikte bu filmde de gözler önüne sermekte.

The Strangers (2008) - Scott Speedman

Yazımızın sonuna gelirken filmle ilgili bir kaç eğlenceli detay bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum;


En beğendiğim alıntı: 

Kristen:     Why are you doing this to us?
Dollface:    Because you were home.

Benzerlik:

Filmimizdeki maskeli adam bana, Batman Begins (2005)' deki Scarecrow karakterini çağrıştırdı. Özellikle ayakta dururken, boydan çekildiği geniş plan sahnelerde benzerlik daha da çarpıcı olmakta.

Scarecrow vs. Man in the Mask
Film Hatası:

Filmin akışında ufak tefek devamlılık hataları olmakla birlikte, izlenebilirliği etkileyecek ölçüde büyük bir hata bulunmamakta. Ufak hatalardan en göze çarpanı; filmin başlarında Kristen ile James eve gelirler ve tartışmaya başlarlar. James sevgilisi için evvelden hazırladığı şampanya şişesini alır ve kafaya dikerek içmeye başlar. İlerleyen sahnelerde sinirlenip dışarıya, evin bahçesine çıkar ve elindeki şampanya şişesini ağaçlara doğru fırlatır. Kamera tekrar evin içine geçiş yaptığında az önce ağaçlara fırlatılmış olan şampanya şişesini masanın üzerinde uslu uslu dururken buluruz. Kim bilir belki de dış çekim yapılırken set çalışanları tarafından afiyetle içilmiştir :)

Sonuç itibari ile, serin ve kasvetli kış ayına girmekte olduğumuz şu günlerde, evde oturmayı tercih ettiğiniz bol yağmurlu bir gecede izlenebilcek keyifli filmlerden biri olduğunu düşünmekteyim.

Benim notum:   6.5 / 10

İyi Seyirler,

Rabarbacı